hakkımızda                           irtibat           

  Anasayfa  

GÜNDEM

İslam’da Cihad

İslam Barış dini mi, Savaş dini mi ?

Cihad-ı İbtidai      

Bu taksim ilk bakışda doğru görünse de her ikisinin de hakikatine bakıldığında cihad-ı ibtidainin de savunma amaçlı olduğu veya sırat-ı mustakim yolundaki engelleri kaldırmak için olduğu görülecektir.

Tevhidi inanca sahip olmak, ferdi ve bireysel bir inanç olarak kabul edilir, şirk ve küfrün toplumsal bir fesad olmadığı ispatlanırsa, şirk ve küfre karşı silahlı savaşa girilemeyeceği kabul edilmesi gerekecektir. Dolayısıyla tevhidi inanç ve şirk, bireysel olduğu için kafir ve müşrikler, şirk ve küfrü yaymada serbest olacaklar ve müslümanlar da onlara karşı savaş açamayacaklardır. Bu noktadan hareketle din düşmanları, tevhid inancının, yani imanın bireysel bir mesele olduğunu tebliğ ederek şirk ve putperestliğin de tevhid inancı gibi insanların tercihi olduğunu, şirk ve küfrün toplumsal bir fesat olmadığını ispat etmeye çalışıyorlar. Ve neticede şirk ve küfre karşı savaşın, cihad olamayacağı görüşünü hakim kılmak istiyorlar. Ama şirk, putperestlik ve küfür, toplumsal bir fesat olduğu ispatlanır ve tevhidi inanç, insanın fitri bir hakkı olduğu olarak görülürse, o zaman şirk, putperestlik ve küfre karşı savaş cihad olacaktır. Çünkü kafirler ve müşrikler, toplumda hakim olması gereken tevhid inancını engellediklerinden, muvahhidlerin, tevhid inancının önündeki engelleri yok etmek için onlara karşı savaşmaları gerekecektir ve  bu savaş tevhidi savunma amaçlı olacaktır ve bu alandaki savaş, cihad-ı ibtidainin savunma amaçlı olduğu neticesini doğuracaktır. Fıkıh bu cihadı, ibtidai olarak belirtse de aslında bu savaşın ruhunda savunma yatmaktadır. Çünkü Sırat-ı Mustakim üzerindeki engeller; tağutlar, müşrikler, putperestler ve zalim hükümdarların kendileri bu yolda gitmedikleri gibi gitmek isteyenleri engelledikleri için onlara karşı cihad, engelleri yok etmek için olacaktır.

Cihad-ı ibtidai, ister zahiri manasıyla küfür, şirk ve putperstliğe karşı savaş olarak algılansın , ister savunma amaçlı savaş anlamında olsun şu sorunun açıklığa kavuşması gerekir.

  Tevhid inancı ferdi bir tercihmidir yoksa insanın fitri haklarından mı?

 Bu sorunun önemi şurdan kaynaklanıyor; bazıları tevhidin insan haklarından olduğunu iddia edip, diyorlar ki: ”Tevhidi inanç, insanın fitri bir hakkıdır ve insan haklarını koruyup savunmak herkese vacip olduğundan tevhidi kabul etmeyen kavimlerle savaşmalı ve o insanların hakları alınmalı, dolayısıyla cihad-ı ibtidai, aslında insan haklarını savunmaktır.”

 Bazıları ise, tevhid inancını ferdi bir mesele olarak gördüklerinden diyorlar ki: “Bir topluluk sırf tevhidi kabul etmiyor diye onlarla savaşamayız ve dolayısıyla Cihad-i İbtidai’nin manası yoktur, tevhidi kabul edip etmemek insanların kendi tercihlerine bağlıdır.”

 Tevhid inancı fitri bir hakktır ve korunması gerekir.

 İnsan, Tevhide imanı, kendi hür iradesiyle yapması gerekir. Körü körüne taklid ile veya zorla yapılan imanı Allah-u Teala kabul etmemektedir. İman, aklen birşeyi kabullenip ona kalben yönelmedir yani imanın iki ayağı vardır; bir ayağı ilmi olarak akıl ile kabullenmek ve diğeri ise aklın idrak edip kabul ettiği şeyi duygu ve his olarak kalbin onaylaması ve kalbin ona yönelişidir. Her iki alanda da zorlama sözkonusu olamaz. Bir insana zorla birşeyi anlamasını sağlayamayacağınız gibi onu anladığı birşeye inanmaya ve ona yönelmeye de zorlayamazsınız. “Dinde zorlama yoktur, gerçekten de doğru yolla azgınlık apaçık ortaya çıkmıştır[6]  

Ayette belirtilen, “dinde zorlama yoktur”  yani birini zorla dine getiremezsiniz, iman ettiremezsiniz eğer o zahiren, iman ettim demiş olsa bile bu iman sayılmaz çünkü bu, onun hür iradesiyle yapmış olduğu bir iman değildir yani iman zorla yaptırılabilecek amellerden değildir.

Kur’an, tevhid inancını, insan haklarından sayıp, insanın fıtri bir hakkı olduğunu savunuyor ve insanın bireysel ve toplumsal hayatının kaynağı olarak görüyor. Kafiri de tevhidden nasibini almadığı için ölü olarak tanıtıyor. “Biz, ona şiir belletmedik ve bu ona yakışmazda; bu apaçık bir öğüttür ve her şeyi açıklayan Kur’an; diri olanı korkutması ve kafirler hakkındaki sözün gerçeğe çıkması içindir.[7]  Ayette kafir, dirinin karşısında zikr ediliyor. Yani tevhide inanmayan ölüdür, kafir tevhide inanmadığı için gerçek hayat olan manevi hayata sahip değildir ve azabı hak etmiştir. Kur’an, diri olanı yani tevhide inananı korkutan, tevhide inanmadığından dolayı ölü sayılan kafirin hak ettiğini ortaya koyan, açıklayan bir kitaptır.

Hz. Ali (a.s.) buyuruyor: “Tevhid, insan hayatının mayasıdır.” İnsanın hayatının özünü ve mayasını tevhid oluşturur. Tevhid, hem bireysel hem de toplumsal hayatın özünü oluşturmaktadır.

İnsan hayatının mayasını oluşturan tevhid inancına sahip olma hakkı her insana Yaradan tarafından verilmiş bir haktır. Her insan bu hakka sahip olmalıdır. Bir insan, nasıl ki hem başkalarının yaşam haklarını elinden alıp onu öldürme ve hem de kendi yaşamına intiharla son verme hakkına sahip değil ise aynı şekilde başkasının tevhid inancına sahip olma hakkını ondan alamayacağı gibi kendisini de bu haktan mahrum edemez.

Bu bağlamda insanların fitri hakları olan tevhide inanmak, onu savunmak ve tevhide engel olan şirk ve küfre karşı mücadele vaciptir. Birileri insanları öldürmek istediği anda  o insanların hayatını kurtarmak, onları savunmak veya intihar etmek isteyen bir insanın canını kurtarmak vacip olduğu gibi birileri, insanların manevi hayatını yok etmek istediklerinde, toplumu kafir, müşrik etmek istediklerinde onlara karşı savaşmak da vaciptir. Ve hatta insanların kendilerini küfür ve şirk bataklığına atmalarını engellemek de zaruridir. İslam, bu alanların herbiri için ayrı ayrı mücadele ve savaş metodlar öngörmüştür.

Böylece anlaşılıyor ki tevhid inancı bireysel bir tercih değil, insanın fitri haklarından olan insan haklarındandır ve “Cihad-ı İbtidai” ister şirk ve küfrü yok etmek için olsun ister tevhidi  savunmak için olsun, kafirler, müşrikler ve zalim hükümdarlar, insanların bu fitri haklarını ellerinden alıp onların fikir ve inanç özgürlüğünü kısıtladıklarından onlara karşı savaş, zararı def’ etmek, şirk ve küfür tehlikesini yok etmek olacaktır.

   Ruh, insanın hayatının özünü oluşturup bütün azaların yaşamasına sebep oluyor ve onların ölmelerini ve yok olmalarını engelliyorsa, din ve tevhid de insanın ferdi ve toplumsal yaşamının manevi boyutunu oluşturuyor. Toplumun her alanının dini ve ilahi bir renge bürünmesini ve toplumun ilahi olmasını sağlar. Bir ülkenin insanları Allah’a inanır, Nübuvvet ve kıyameti kabul ederse o toplum inanan toplum olarak adlandırılır ve o topraklar İslam toprakları olarak kabul edilir. Bu toprakları korumak, böyle bir ülkede şirk, küfür ve zulmün yayılmasına ve tevhid inancının yok olmasına karşı savaş cihaddır. Allah’a, Nübuvvete ve kıyamet gününe iman etmemiş bir toplumun bulunduğu ülke küfür diyarı olarak görülür ve onu şirk ve küfürden korumak ve onu düşmanlara karşı savunmak cihad olarak algılanamaz. İslam topraklarını savunma ve o ülkede yaşayan insanların canlarını, mallarını, namuslarını ve inançlarını korumanın cihad olarak algılanmasının sebebi tevhidi inanca sahip olmalarından kaynaklanıyor.

 Kafirlerin hedefleri

Kafir ve müşriklerin en büyük hedefleri, toplumları fesada sürüklemek ve tevhidi inancın hakim olmasını engellemektir.

Kur’an-ı Kerim, bu konuyu şöyle beyan ediyor: “İsterler ki Allah’ın nurunu nefesleriyle söndürsünler, halbuki Allah, kafirler istemese de onlara zor gelse de nurunu yüceltip itmam etmekten başka hiçbirşeye razı değildir.”[8]

“Onlar hem insanları uzaklaştırırlar ondan, hem kendileri uzaklaşırlar. Onlar anlamadan ancak kendilerini helak ederler[9]

 Her iki ayette de kafirlerin ilahi nuru söndürme hedefini taşıdıklarını ama hedefe ulaşamayacakları beyan edilmektedir. Hem insanların, Allah’ın (c.c.) dininden yararlanmasını engelliyorlar hem de kendilerinı mahrum bırakıyorlar. Suyun akmasını engelleyen bir taş gibidir onlar; ne kendileri suyun bereketinden yararlanırlar, ne de başkalarının yararlanmasını isterler. Allah (c.c.) bu ayetlerde kafirlerin özelliğini açıklıyor; birinci özellikleri ilahi nuru söndürmek ve insanların o nurdan yararlanmalarını engellemek, ikincisi kendilerini de o nurdan mahrum etmek. Kur’an, sadece onların ikinci özelliğini beyan etmiş olsaydı o zaman onlara karşı savaşılması gerektiği hükmünü vermek zor olurdu ama ayetler hep kafir, müşrik ve zalim hükümdarların, tevhidin hakim kılınmasında en büyük engel olduklarını beyan ediyor.

Diğer bir ayette, tevhid inancının hakim olmasına ve ilahi nurdan yararlanılmasını engelleyenlerin yok edilmesini ilahi ihsan ve lütuf olarak nitelendiriyor. “Eğer Allah’ın insanlarin bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savmasaydı yeryüzü alt üst olurdu. Fakat Allah’ın bütün alemelere ihsanı var, lütfu vardır.”[10]

“Ve eğer Allah, insanların bır kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah isminin çok anıldığı manastırlar da yıkılırdı, havralar da, kiliseler de, mescidler de ve Allah, kendisine yardım edene mutlaka yardım eder, şüphe yok ki Allah kuvvetlidir, güçlüdür.”[11]

Her iki ayette de cihadın hikmet ve felsefelerinden bazıları zikr ediliyor, cihadın felsefesi kan dökmek, insanları öldürmek, yeryüzünde fesat çıkarmak değil bilakis zulmü, fesadı, kargaşayı yok etmek, Allah’a kulluk edilmesini sağlayıp tevhidi yaşatmak içindir.

Cihad-ı İbtidai’de, ister şirk ve küfrü yok etmek için olsun, ister tevhidi savunmak, korumak ve hakim kılmak için önündeki engelleri kaldırmak için olsun silahlı savaştan önce hücceti tamamlamak, hakkı herkesin kulağına ulaştırmak, kafir, müşrik ve zalim hükümdarları hakka davet etmek için sözlü tebliğ ve dil silahını kullanmak ilk aşamadır.         

Cihad-ı İbtidai’nin, hem İmam-ı Zaman’ın gaybet döneminde hem de zuhur vaktindeki hükmüleri, fakihler tarafından fıkıh kitaplarında beyan edilmiştir.

....devam edecek.....

İQRAA- Araştırma 12.09.2004

Geri dön

 1

                                                                           


[1] Neml / 34.

[2] Bakara / 204.

[3] Hadid / 25.

[4] Al-i İmran / 19.

[5] Al-i İmran / 85.

[6] Bakara / 256.

[7] Yasin / 69-70.

[8] Tevbe / 32.

[9] Enam / 26.

[10] Bakara / 251.

   
  Gündem    

 

SEKULARİZM VE DİN

Batı toplumlarından islami toplumlara batı kültürünün ürünü olan kelimeler girmekte ve islami toplumlarda kullanılması yaygınlaşmaktadır.
Batı kültürünün çıkarmış olduğu bu kelimeler islami toplumlar tarafından kullanılmalımıdır?...

 

  Siyaset    
  Bilim    
  Yazı Dizisi    
  Kültür - Sanat    
  Soru - Cevap    

 

MUHARREM ÖZEL